Apple’ın Aklınızı Çelerek Uyguladığı Pazarlama Stratejisi

Dünya üzerindeki tüm şirketler, insanların kendilerini tercih etmeleri ve kendilerine para kazandırmaları için pek çok farklı pazarlama stratejisi kullanır. Kimi stratejiler direkt olarak göze batar ve kullanıcıları markaya çekmek yerine markadan uzaklaştırırken kimi taktiklerse şirketlere milyarlar kazandırabiliyor.

Cupertino’lu teknoloji devi Apple ise yıllardır kullandığı basit ama etkili bir stratejiyle her yıl fazladan milyarlarca dolar kazanıyor. Üstelik Apple kullanıcılarının pek çoğu bu stratejinin farkında bile değil.

Apple’ın kullandığı “merdiven” stratejisi, performans olarak birbirine çok benzeyen ancak “premium kalite” hissiyatı farklı olan ürünlerin fiyatlarını ardışık olarak sıralayarak belirli bir ürün için ayırılan bütçeyi sonuna kadar kullanmanızı sağlıyor.

Yani özetle basit bir iPhone 14 almak için girdiğiniz Apple Store’dan 1TB’lık iPhone 14 Pro Max satın alarak ayrılıyorsunuz. Ancak tabii ki bu taktiği sadece Apple kullanmıyor. Özellikle Samsung, Huawei ve Sony gibi teknoloji devleriyle birlikte pek çok küçük ve orta ölçekli işletme de bu stratejinin dibini ekmekle sıyıranlar arasında yer alıyor.

Apple’ı örnek göstermemizin en büyük nedeniyse şirketin neredeyse tüm pazarlama sistemini bu merdivene göre ayarlamış olması. Üstelik Cupertino’lu teknoloji devi, bu stratejiyi o kadar başarılı pazarlıyor ki neredeyse hiçbir Apple kullanıcısı bunu fark etmiyor.

Bu merdiven stratejisini daha net anlamak için bir örnek hikâye oluşturalım:

Hikayenin daha kolay anlaşılabilmesi için ve işin içine vergiyi karıştırmamak adına ürünlerin fiyatlarını ABD’deki Apple Store’ların fiyatlandırması üzerinden kurgulayacağız.

Uzun zamandır doğru düzgün çalışmayan tabletinizin yerini dolduracak uygun bir aday için araştırma yapıyorsunuz ve 10. nesil iPad hem 449 dolarlık fiyatıyla hem de özellikleriyle dikkatinizi çekiyor. En sonunda bu iPad’i almaya karar veriyorsunuz ancak ufak bir sorun var, 449 dolarlık iPad size sadece 64 GB depolama sunuyor. Uzun yıllar kullanacağınız tabletinize bu depolamanın yetmeyeceğini bildiğiniz için de 599 dolar değerindeki 256 GB’lık modelde karar kılıyorsunuz. Ancak hemen sonrasında çok daha şık, kaliteli ve güçlü olan iPad Air dikkatinizi çekiyor. Üstelik onun fiyatı da 599 dolar.

Tam onu almaya karar vermişken onun da 64 GB depolamaya sahip olduğunu görüyorsunuz. Bütçenizi biraz daha zorlayıp “hem iyi olsun hem de depolaması çok olsun” diyerek 256 GB’lık iPad Air’ı 749 dolara sepetinize ekliyorsunuz. Tam satın alacakken bu sefer de iPad Pro aklınızı çelmeye başlıyor. 128 GB’lık depolamaya sahip 11 inç iPad Pro’nun da 799 dolar olduğunu görüyorsunuz. Son bir kez bütçenizi zorlayarak 128 GB’lık iPad Pro’da karar kılıyor ve ödemeyi yapıyorsunuz.

449 dolara iPad almak için çıktığınız bu küçük maceranın sonundaysa belki de farkında bile olmadan 799 dolar ödeyerek bir iPad Pro sahibi oluyorsunuz. Üstelik iki iPad’in arasındaki fark düşündüğünüz kadar çok değil. YouTuber Joseph Mavericks’in araştırmasına göre standart iPad modeli, kullanıcılara %88 “kullanışlılık” sunarken 11 inç iPad Pro ise sadece %98 “kullanışlılık” sunuyor. Yani ödediğiniz 350 dolarlık fark aslında size pek de bir şey kazandırmıyor.

Peki insanlar bu “tuzağa” neden düşüyor?

Tabii ki bu duruma maruz kalan kullanıcılar bunu bir tuzak olarak nitelendirse de aslında bu taktikte illegal herhangi bir şey yok. Sadece akıllıca düşünülmüş ve her detayı planlanmış bir pazarlama stratejisinin kurbanı oluyorsunuz. Bu stratejiye kanmanızın en önemli nedenlerinden birisiyse Apple’ın cihaz tasarımlarını bile buna göre yapması.

Örnek vermek gerekirse ilk bakışta birbirinin hemen hemen aynısı gibi duran 10.9 inçlik iPad ile iPad Air arasında renk, estetik ve boyut gibi ufak tefek farklar bulunuyor. Buna ek olarak ürünün fiyatı arttıkça daha premium bir cihaz kullandığını hisseden kullanıcılar psikolojik olarak kendilerini yüksek kalite bir ürünle “ödüllendirmek” istiyor. Bu da hemen hemen herkesi bu tarz pazarlama stratejilerine açık bir hedef haline getiriyor.

Üstelik alışveriş yapmakla alakası olmayan, ayda yılda bir alışveriş yapan insanlar bile “almışken en iyisini alayım” fikri nedeniyle bu ve buna benzer stratejilerin kurbanı olabiliyor.

“İyi de bu stratejinin kurbanı olmadan rahat rahat alışveriş yapamayacak mıyız?” diyenleri şöyle alalım:

Ancak tabii ki bu tarz pazarlama stratejileri her ne kadar detaylı hazırlanarak kullanıcıları merdivenin en altından başlayarak en üste kadar çıkarmayı hedeflese de yine de bu stratejilerden uzakta rahat bir şekilde alışveriş yapmanın birkaç yolu var. Bunu başarabilmek içinse ilk yapmanız gereken tam olarak neye ihtiyacınız olduğunu belirlemeniz. Bu sayede markaların süslü bir şekilde reklamını yaptığı ek özelliklere fazladan para vermek zorunda kalmayacaksınız.

Buna ek olarak, alacağınız ürünle ilgili bir minimum ve maksimum bütçe sınırı koymalı ve gördüğünüz ürünler sizi ne kadar cezbetse de bu sınırların dışına çıkmamalısınız. Son olaraksa yapabileceğiniz belki de en faydalı şey, satın almak istediğiniz ürünlerle ilgili objektif incelemeleri ve kullanıcı yorumlarını okumanız.

Saydığımız bu üç adımı da gerçekleştirdikten sonra kafanızda tam olarak hangi ürüne ihtiyacınız olduğu az çok netleşiyor. Bu noktada daha premium gibi duran üst modellerden ziyade ihtiyaçlarınıza en uygun ürünü tercih ettiğiniz takdirde bu tarz pazarlama stratejilerinden sıyrılıp kendi seçiminizle alışverişinizi yapmış oluyorsunuz.

Kaynaklar: BetterMarketing, TalkBackComms, GlobalMarketingProfessor

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir